Güner's profileGüner GünbayPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    May 05

    Unutma Unutturma !!!

     

    Ölümlerinin 36. Yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan



    “... bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.”

    Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ölümünün üzerinden 34 yıl geçti. Deniz Gezmiş’in idam sehpasına çıkmadan önce yazdığı yukarıdaki sözler hâlâ unutulmadı. Sürgitinde gerçekleşen, sol hareket açısından birçok olumsuz gelişmeler bile o dönemin gençlik önderlerinin hatırasını silemedi. Sol cenah bir kenara, muhafazakâr veya sağcı kesimler bile onu sahiplenmeye çalıştı. Birileri için ateşli delikanlılık yıllarında anarşik faaliyetlere katılmış bir “fidan”; kimileri için bir masal kahramanı derekesine indirgenen bir film malzemesi olsa da, biz devrimciler için sorun, tereddüt etmeksizin mücadeleye atılmış bu önemli insanların siyasal hayatından gerekli dersleri çıkarmak ve bunu sınıf mücadelesi bağlamında değerlendirmek olmalıdır.

    68’ler Türkiye’si ve dünyası

    Türkiye, kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimi sonucu, ileri kapitalist ülkelerin yaşadığı sanayileşme ve proleterleşme sürecini 2. Dünya Savaşı sonrasına sarkıtmıştı. Buna koşut gerçekleşen bir diğer süreç de kentleşmeydi. Kırsal alanda doğup büyüyen kuşak bir müddet sonra soluğu şehirde alıyordu. Kırın kapitalizm-öncesi pastoral hayatından çıkıp gelen insanlar, kapitalizmin sömürgen meta ekonomisi doğası karşısında doğal olarak yalpalıyordu.

    Diğer yandan, bu dönem burjuvazi için de bir semirme dönemiydi. Sanayileşmenin beraberinde getirdiği aşırı sömürü, toplumdaki kutuplaşmayı da billurlaştırıyordu. Ne var ki, palazlanan, palazlandıkça da horozlanan burjuvazi karşısında işçi sınıfı da varlığını hissettiriyor, kendisini görmezden gelenlere ya da yeterli görmeyip yardımcı kuvvetler arayanlara, fiiliyatta bir yanıt vermeye hazırlanıyordu. Burjuva cumhuriyetinin ilk 30 yılında burjuvazinin kesinlikle görmezden geldiği işçi sınıfının ekonomik-sosyal talepleri, kendi niceliksel ve niteliksel artışıyla yasalarda da yansımasını bulmuştu. Görece demokratik ’61 anayasasının yarattığı ortamla ilk kez (kelimenin gerçek anlamıyla) nefes alan toplum, sol yayınlardan nasibini alıyor, parlamentoya temsilcilerini gönderiyor, 200 bin kişilik Saraçhane mitingleri düzenliyordu.

    Uluslararası arenadaysa iki kutuplu dünyanın batı yakası, savaş-sonrasından itibaren yaşadığı ekonomik büyümenin son damlalarını tadıyordu. Savaş-sonrasında devrimci fırsatlar kaçırılmış, “refah devleti” de hareketin yavaşlamasına etkide bulunmuştu. Doğu yakasıysa 1960’lara kadar yaşadığı sıçramalı ekonomik yükselişleri bitirmişti. Artık dolmakalemin bile karaborsaya düşeceği günlere giden yolun önü açılmıştı. Bürokratik-despotik sınıf, bir on yıl önce Macaristan’da yaptığını bu kez de Çekoslovakya’da uyguluyordu. Yine arızi gelişmeler olarak ele alınması gereken başarılı gerilla-köylü mücadeleleri de devrimci mücadele açısından gündemdeki ağırlığını hissettiriyordu. 

    ’68 olayları işte bu koşullar altında patlak verdi. İşçi sınıfıyla yan yana mücadele ettiğinde kendi gücünü katmerleyeceğini gösteren gençlik hareketi dünyanın dört bir yanını kasıp kavurdu. Düzenden bir şekliyle rahatsız olan kitleler bir kez daha görüşlerini kapı arkasında değil, sokak ortasında gösterdi. Gelgelelim, tıpkı önceki ve sonraki sayısız devrimci kabarış gibi bu da aynı kapıya çarptı: devrimci önderlik sorunu.

    Bu topraklardaysa gerçek “68 olayları” diğer ülkelerde inişe geçtiğinde geldi ama pir geldi. 15-16 Haziran ile işçi sınıfı devrimciliği yapmak isteyenler açısından sapla saman ayrılmıştı. “âlâ” kuramsal çatışmaların çözümüne yine pratikte ulaşılmış, burjuvazi pılıpırtısını bile toplayamadan şehir dışına kaçmıştı. 

    Ancak düzenden rahatsızlık duyan, değiştirmek için bir şeyler yapmak isteyen genç insanlar açısından bir alternatif olduğu bile söylenemezdi. Bu durumda, TİP’in düzen-içi yollarla kerte kerte ulaşılacak ve bir ucu güleryüzlü sosyalizm anlayışına dek uzanan parlamenter “sosyalizm” çizgisine de haliyle sıcak bakmayan veya o çizgiden kopan devrimciler için arayışlar söz konusuydu. Bu direngen enerjiyi yanlış yollarda heba etmeden sınıf mücadelesinin meşakkatli rotasında değerlendirecek, devrimci kadrolar haline dönüştürecek enternasyonalist bir partinin yokluğu bu süreçte sonuca götürücü bir rol oynadı.

    Tıpkı o gün olduğu gibi bugünün de temel sorunu budur. Ve bunun farkında olan bizler bugün çok daha şanslıyız. En ufak bir örnekle, bilimsel sosyalizmin kaynaklarına birinci elden ulaşabilmek artık mümkün. Kulaktan duyma veya ikinci kaynaklardan alıntı üzerinden devrimcilik yapmak zorunda değiliz. Sınıf mücadelesinin deneyimleri ışığında bugün bir an önce bir şeyler yapmanın anlamını, yani, önce bunu gerçekleştirecek, katalizör rolünü oynayacak o aracı yaratmak gerektiğini biliyoruz. Keza bu devrimci partinin yaratılması tıpkı o gün olduğu gibi bugün de yakıcı bir sorundur.

    Bizim için bir diğer önemli çıkarımsa, öğrenci liderlerinin bu denli ön plana çıkmış olmasının yarattığı veya yaratabileceği yanılsamalardır. Tarihin çeşitli vesilelerle gösterdiği üzere kendinden menkul bir öğrenci hareketi düşünülemez. Biz komünistlerin görevi, Marx ve Engels’in uyardığı üzere, her türlü muhalefeti sınıf mücadelesi içerisine kazanmak olmalıdır. Aksi takdirde bunların yalıtık ve güdük kalacağı muhakkaktır. İşçi sınıfı hareketinden kopuk olmayan öğrenci hareketi gerçek gizil gücünü ancak bu şekilde gösterecektir.

    Biz devrimciler açısından Deniz, Yusuf, Hüseyin ve diğer devrimcilerin mücadeleci hatıralarının yaşatılması da mücadele etmek anlamına gelmelidir. Zira bu devrimci değerlere sahip çıkmak da yine ve ancak fiiliyatta mümkündür.

    Sesleniş / Uğur Mumcu

    Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
    Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

    Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

    Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım unutma
    bizi...

    Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım,
    unutma bizi...

    Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu.


    Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

    Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

    Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

    Giresun'daki köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler sizin için öldük. Adana7da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

    Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

    Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

    Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

    Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

    Vurulduk ey halkım unutma bizi...

    Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eli değmemişti ellerimiz. bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

    Asıldık ey halkım, unutma bizi...

    Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

    Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

    Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

    Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi. Hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi,
    unutma bizi,

     

     

    Deniz Gezmiş
     

    1965'ten sonra Türkiye'de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 24 Şubat 1947'de Ankara'nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini çeşitli kentlerde, liseyi İstanbul'da okudu. 1966'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965'te Türkiye İşçi Partisi(TİP)'nin Üsküdar ilçesine üye oldu. İlk kez 31 Ağustos 1966'da Ankara'dan İstanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Anıtı'na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı.

    Ardından 19 Ocak 1967'de Türkiye Milli Talebe Federasyonu(TMTF) binasının yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968'de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968'de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk'ü protesto ettiği için tutuklandı.

    2 Mayıs'a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs'ta 6. Filo'yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltalimanı'nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul'a gelen 6.Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül'de serbest bırakıldı.TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüsünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968'de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Cevat Ercişli, M.Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)'ni kurdu. 1 Kasım 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün başlattığı Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü'nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968'de ABD büyükelçisi Kommer'in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı'nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı.

    İstanbul Üniversitesi'nde sağcı güçlerin 16 Mart'ta girişmis olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş , bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yattı Ardından 31 Mayıs 1969'da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran'ın sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı'na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi. Eylül'e kadar Filistin'de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş,1 Eylül 1969'da, 10 Haziran'da "üniversiteyi işgal" ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi'nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş, 25 Kasım'da serbest bırakıldı. Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi'nde Battal Mehetoğlu'nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş'e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969'da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldı. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürmeyi planladı. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan'la birlikte THKO'yu kurdu. 11 Ocak 1971'de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesi'nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçırılması eyleminde de bulunan Gezmiş, erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas'ın Sarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandı.

    16 Temmuz 1971'de başlayan THKO-1 Davası'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasına çarptırıldı.

    6 Mayıs 1972'de idam edildi.

    Hüseyin İnan (1949-1972)

    1949'da Kayseri'nin Sariz ilçesine bagli Bozhüyük köyünde dogdu. Ilk ve orta okulu Sariz'da, liseyi Kayseri'de okudu. 1966'da ODTÜ Idari Bilimler Bölümü'ne kayit oldu. Sosyalist Fikir Klubü(SFK) ve bu dernegin bagli oldugu Dev-Genç'e üye oldu. Bu arada TIP'e de katilarak, bu partinin etkinliklerinde yer aldi. Ayni dönemde, gerek Istanbul ve Ankara, gerek Izmir ve diger yörelerde anti-emperyalist eylemlere katildi; ABD 6.Filo'suna yönelik eylem ve mitinglerin içinde bulundu. Toprak isgalleri, kirsal yörelerdeki etkinlikler vb. etkinliklere katildi. 1966-67 ögretim yilinda, gerçeklesen ODTÜ Hazirlik boykotunun örgütlenmesine önderlik etti.

    Hüseyin Inan, 1968'de, TIP ve daha sonra MDD içindeki ayrılıklarda, giderek belirginlesen gizli ve dar örgüt fikri dogrultusunda çekirdek bir grup olusturup, kir gerillasi yoluyla anti-emperyalist mücadele verme düsüncesini gelistirmeye çalisti. Ankara, özellikle ODTÜ kökenli olan ve temelini Inan'in attigi grup, daha sonra THKO'nun çekirdek kadrosunu olusturacakti. Ayni yil Idari Bilimler Fakültesi'nden çikarilan Hüseyin Inan, ODTÜ yurtlarinda kalmaya devam etti. 14 Ekim 1969'da, grubun önemli bir kesimiyle birlikte Suriye üzerinden Ürdün'e, Filistin Kurtulus Örgütü(FKÖ)'nün asil gücünü olusturan El Fetih kamplarina gitti. Burada FKÖ'nün yaninda Israil'e karsi savasti. Israil içlerindeki karakol baskinlarinda bizzat yer aldi. Subat 1970'de Türkiye'ye geri döndügünde, Diyarbakir-Antep yolunda bir otobüste yakalandi. Diyarbakirda devam eden yargilama sonunda, Ekim 1970'de tahliye oldu. Hüseyin Inan Ankara'ya döndügünde kafasindaki kir gerillasi fikri iyice berraklasmisti. Benzeri düsünceler tasiyan ve ayni eylem çizgisini benimseyen, baslarinda Deniz Gezmis'in yer aldigi Istanbul grubuyla biraraya gelerek THKO'yu kurdu. Inan, kitle hareketleri içinde hemen hiç taninmayan biri olmakla birlikte, örgütleyici niteligi, insanlarla iliski kurma becerisi ve kararliligiyla grup içinde sivrilmisti. Deniz Gezmis, sinan cemgil ve Cihan Alptekin'in de yer aldigi THKO'nun tartismasiz lideri haline geldi. Daha sonra, yayginlasan silahli eylemlere önderlik etmekle kalmadi, bütün eylemlerin bizzat içerisinde oldu. 29 Aralik 1970'de, Dev-Genç üyelerinden Ilker Mansuroglu'nun öldürülmesi üzerine, THKO'nun örgüt olarak kendini ortaya koydugu Kavaklidere Polis Karakolu'nun kursunlanmasi, 1 Ocak 1971'de Türkiye Is Bankasi Emek Subesi soygunu, Amerikan askeri tesislerinin basilarak bir Amerikalinin kaçirilmasi ve daha sonra dört Amerikalinin kaçirilmasi eylemlerinde gösterdigi gözüpek tavri ve kararliligiyla THKO'nun varliginda büyük etken oldu.

    24 Mart 1971'de Kayseri'nin Pinarbasi ilçesinde yakalanarak, Deniz Gezmis ve Yusuf Arslan'la Ankara 1. Nolu Sikiyönetim Askeri Mahkemesi tarafindan 9 Kasim 1971'de idama mahkum oldu. Idamlarin önlenmesi için gerek Meclis'te, gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaslari tarafindan çesitli girisimlerde bulunulmasina ragmen Yusuf Arslan ve Deniz Gezmis'le birlikte 6 Mayis 1972'de idam edildi.

    YUSUF ASLAN
    68

                                           

    Yusuf, 1947 yılında Yozgat'ın bir köyünde doğdu. Ortaöğrenimini dindar ve anti-komünist eğilimlerle, gelenekçi önyargıların güçlü olduğu bir çevrede tamamladı.

    1966'da ODTÜ'ye girdi. Bir yıla kalmadan ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nün üyesi oldu, Dev-Genç içinde çalışmaya başladı. Bu dönemden itibaren önce hazırlık okulunda, sonra da mühendislik fakültesinde patlak veren boykotların ve hemen ardından ODTÜ işgalinin önde gelen örgütçülerinden oldu. İlk yargılandığı eylem, CIA ajanı, Amerikan Büyükelçisi Commer'in arabasının yakılmasıydı.

    1969 yılında arkadaşlarıyla birlikte Filistin'e gitti. Burada helikopter ve uçak pilotluğunu öğrendi. Traktörden helikoptere kadar her türlü aracı büyük bir ustalıkla kullanıyordu.

    1970 yılında kurulan THKO'nun kurucusu ve önderlerinden olan Yusuf Aslan, Deniz
    Gezmiş'le birlikte Nurhak'a dağdaki gerilla grubuna katılmaya giderken, Sivas Şarkışla'da yaralı olarak yakalandı. Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. 6 Mayıs 1972'de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan'la birlikte idam edildi.

     

    DENİZLERİN THKO DAVASINDA SAVUNMASINDAN;

    Denizlerin THKO Davası Savunması'ndan:
    Türkiye’nin bağımsızlığından
    başka bir şey istemedim.
    Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz.
    Ve ben 24 yaşındayken kendimi
    Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.

    Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik.

    Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.

    1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi. Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960’da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti, bunun gitmesiyle tellaklar değişmedi. 27 Mayıs’ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü’yü düşürdü, Demirel’i iktidara getirdi.


    Deniz Gezmiş



    Deniz bize döndü."Cezaevinde bizi, yangından mal kaçırır gibi kaptılar, havalandırarak getirdiler. Ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. Postallarımın bağlarını bağlasınlar; asıldığımda ayağımdan düşmelerini istemem.” dedi. Deniz gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. Bir gardiyan ilmiği açtı, genişletti, başından geçirip taktı Deniz’in boğazına. İşte o an Deniz son sözlerini söyledi:

    “Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
    Yaşasın Marksizm-Leninizm!
    Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!
    Yaşasın işçiler, köylüler!
    Kahrolsun Emperyalizm!

    Yusuf Aslan

    Deniz’in asılması sırasında Yusuf’u alıp oraya getirmişler. Bize dönerek “Duydum Deniz’in sesini.” dedi. Darağacı hazırlanmış, tazelenmişti. Yusuf masaya oradan da tabureye çıktı. Geçirdiler ilmiği boynuna. Yusuf da gür, yürekli bir sesle son sözlerini söyledi, taburenin üzerinde:

    “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz! Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz!
    Yaşasın Devrimciler!
    Kahrolsun Faşizm!

    Hüseyin İnan

    Bu arada Hüseyin’i getirdiler. Bildiğimiz Hüseyin’di. Her zamanki Hüseyin. Sigara içip içmeyeceğini sorduk. “İçmeyim.” dedi. Bize döndü. “Söyleyin babama.” dedi; ayağındaki lastik ayakkabıları gösterdi, “Babam, yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görüp, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülmesin. Askeri Cezaevinde, ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat vermediler. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun.” dedi. Durdu. “Sehpaya çık.” diye bağırdı savcı. Hüseyin savcıya döndü masanın üzerinde, “Sabırlı ol, çıkacağım.” dedi. Ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde, yürekli bir sesle bağıra bağıra son sözlerini söyledi:

    “Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum!
    Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler.
    Kahrolsun Faşizm!”

     

    Deniz Gezmiş

    Baba,

    Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunda da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969′da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi Istanbul’a götürmeye kalkışma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğrasmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptiklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi, abimi, kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

    Oğlun Deniz Gezmis

    ***

    Yusuf Aslan

    Bütün Akrabalara,

    Bu mektubumu okuduğunuz zaman artık aranızda olmayacağım. Mektubumu Senatonun idamlarımızı tastik ettiğini öğrendiğim anda yazıyorum. Şundan emin olmalısınız ki, bugüne kadar davama olan inancım sarsılmamıştır. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır. Ben halkımın kurtuluşu, Türkiye’nin tam bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler ellerindeki bütün imkanlarla bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü, diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik: vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO’yu ve Amerika’yı savunmak, 6. Filoyu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, isçinin grev hakkını engellemek, Amerika’ya ve emperyalizme hizmet etmektir. Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar yurtsever oldular. Bizi bu mücadeleden dolayı, güya adil mahkemelerinde yargılayan ve yine adil kurumları eli ile aşacak olanlar bilmelidirler ki. biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar şerefsizlikleri ile hergün ölecekler…

    Son sözüm; yaşasın işçiler, köylüler! Yaşasın devrimciler! Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımdızlığı için savaşanlar! Yaşasin tam demokratik Türkiyenin kurulmasından yana olanlar! Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun faşist koalisyon.

    T. Yusuf Aslan

    ***

    Hüseyin İnan

    Babama , Anneme , Kardeşlerime ve Akrabalarıma,

    Söyleyecek fazla söz bulamıyorum.

    Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı. Üzüntü ve acılarınızı tahmin ediyorum. İlerde durumu çok daha iyi anlayacağınız inancındayım. Metin olunuz. Üzüntü ve acılrınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler!… Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil…

    Candan selamlar.

    Hüseyin İnan

     

     

     mare nostrum
    en uzun koşuysa elbet
    türkiye'de de devrim
    o, onun en güzel yüz metresini koştu
    en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
    en hızlısıydı hepimizin,
    en önce göğüsledi ipi...
    acıyorsam sana anam avradım olsun
    ama aşk olsun sana çocuk,
    aşk olsun

    can yücel

    Temiz kalan tek yerdir devrim
    bütün bir yıl
    kirlenen duvarda
    ama görebilmek için
    asıldığı çividen indirilmelidir
    yaprakları biten takvim

    zorbalara direnmektir devrim
    bir çocuğun
    annesinin çantasından aldığı paraları
    altına gizlediğini söylememiştir dövülen hiçbir hali

    içinde yaşamaktır devrim
    dikiş kutusunun
    ve toplu iğneler gibi
    bir arada olmayı gerektirir
    karşı koyabilmek için zulmüne
    makas denilen patronun

    gece ışıklar arasında koşmaktır devrim
    ateş böceklerini
    yakalamak isteyen cocukların
    peşine takılır gün gelir
    yanıp sönen mavi ışıkları
    polis arabalarının

    kağit bir gemidir devrim
    bütün gemiler
    hurdaya çıksa da sonunda
    taşıdığı özgürlük şiiriyle
    batmadan yüzer nicedir
    dünya sularında

    kim bilir kaç yunus görmüş
    kaç
    deniz gezmiş...

    -sunay akın-

     

    January 24

    Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi!!!!!!!!!!!!!

    Sesleniş...


    Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
    Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
    Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
    Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
    Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
    Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
    Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
    Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
    Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
    Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük. Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
    Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
    Bağımsızlık, Mustafa Kemal' den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
    Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
    Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
    Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
    Asıldık ey halkım, unutma bizi...
    Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
    Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
    Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
    Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
    Uğur Mumcu - Cumhuriyet 25.8.1975

    Hayatı

    1942 22 Ağustos'ta Kırşehir'de doğdu. Tapu kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey ile Nadire Hanımın dört çocuğunun üçüncüsü.
    1949-54 Ankara'da Ulus'taki Devrim İlkokulunda başladığı ilköğrenimini Bahçelievler'deki Ulubatlı Hasan İlkokulunda tamamladı.
    1957-61 Ankara Cumhuriyet Ortaokulunu ve Ankara Deneme Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi.
    1962 Yazmaya öğrencilik yıllarında başladı. Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülünü aldı.
    1963 Fakültede Öğrenci Derneği Başkanı seçildi.
    1965 Hukuk Fakültesini bitirdi ve Cemal Reşit Eyüpoğlu'nun yanında bir süre avukatlık yaptı.
    1965-66 18 Haziran 1965'te "Biz Anayasayı Savunuyoruz. Ya Siz?" başlıklı makalesiyle Yön Dergisinde yazmaya başladı.
    27 Mayıs Devriminin özgürlükçü ortamında "İnsanlar sadece konuştuklarından değil sustuklarından da sorumludurlar" diyerek Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde yazdığı makalelerle bir yandan Mustafa Kemal Atatürk'ün ilke ve devrimlerini, tam bağımsız bir Türkiye'yi savundu.
    1967 30 Haziran'da "Kitap Toplatmak Anayasaya Aykırıdır" başlıklı yazısıyla Kim Dergisinde yazmaya başladı.
    18 Ağustos'ta "Anayasaya Saygı" başlıklı yazısıyla Akşam Gazetesinde incelemeleri yayımlanmaya başladı.
    1968 Dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti. Yazılarına oradan devam etti.
    25 Şubat'ta Akşam Gazetesindeki inceleme yazılarının sonuncusu yayımlandı.
    1 Mart'ta Kim Dergisindeki son yazısı, Londra'dan yolladığı "Yeter Artık Beyler" oldu.
    25 Mart'tan itibaren aralıklarla Türk Solu Dergisinde yazmaya başladı.
    1969 31 Ocak'ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı oldu.
    15 Temmuz'dan sonra incelemeleri, Milliyet Gazetesinde yayımlanmaya başladı.
    Asistan olduktan sonra, 13 Kasım'da Ankara Barosu Levhasından kaydını sildirerek avukatlığı bıraktı.
    1969-71 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi'nde yazıları yayımlandı.
    1970 Ant Dergisi ile Cumhuriyet Gazetesinde makale ve incelemeleri yayımlandı.
    24 Mart'tan itibaren Devrim Dergisinde yazmaya başladı.
    1971 12 Mart'ta gerçekleşen darbenin aydınlara yönelik baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı. 17 Mayıs'ta gözaltına alındı. Ayrıntı "Kitaplarımı İsterim" . Bir ay sonra serbest bırakıldı.
    12 Temmuz'da Ortam'da yazıları yayımlanmaya başladı. Dergi, 29 Kasım'da çıkan sayısından sonra kanun dışı baskıları protesto etmek amacıyla yayın hayatına son verdi.
    27 Ekim'de Devrim Dergisine son kez yazdı.
    Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada, orduya hakaret etme savıyla tutuklandı. Pek çok aydınla birlikte, Mamak Askeri Cezaevinde bir yıla yakın kalan Uğur Mumcu, açılan davada 7 yıl hapse mahkûm edildi ancak, kararın Yargıtay'ca bozulmasının ardından serbest bırakıldı.
    1972 10 Ekim'de serbest bırakılmasının ardından hemen askere alındı.
    1973 Tuzla Piyade Okulunda 10 Ocak'a kadar süren üç aylık eğitimden sonra, okul yönetimi tarafından "kötü hal ve düşünce sahibi" diye suçlanarak "er" çıkarıldı ve Patnos'a yollandı.
    1974 31 Ocak'ta askerliğini sakıncalı piyade eri olarak, Ağrı'nın Patnos ilçesinde tamamladı. Bu yaşadıklarını "Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!" diyerek, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için sadece maddi tazminat isteğiyle açtığı davayı kazandı ve yedek subaylık hakkını elde etti.
    12 Mart döneminde yaşadıklarıyla ilgili bilgi için tıklayınız.
    Askerlikten sonra üniversitedeki görevinden ayrıldı ve gazeteciliğe profesyonel olarak, 25 Şubat'ta Yeni Ortam Gazetesinde "Anarşist!.." başlıklı yazısıyla başladı.
    Yazılarında, hem sorunları dile getirdi hem de hukuka aykırı ve yasadışı uygulamaların üstüne gitti. "Tek bir tahrikçi ajan adı veremezsiniz" diyen Demirel'e "Bir Hikâyemiz Var" başlıklı yazısında, onlarca provokatörün adını belgeleriyle açıklayarak, tüm antilaik, antidemokratik oluşumları uygulamalarıyla belgeledi. Ayrıntı "Sormayalım mı?"
    1975 12 Mart'ta "Ayrılırken" başlıklı yazısıyla Yeni Ortam Gazetesinden ayrıldı.
    18 Mart'ta "Denklem" yazısıyla Cumhuriyet Gazetesindeki 'Gözlem' başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda da Anka Ajansında çalışmaktaydı.
    Nisan ayında 12 Mart dönemini sergilediği makalelerinden oluşan Suçlular ve Güçlüler kitabı yayımlandı.
    Ekim ayında, Anka Ajansında çalışırken Altan Öymen'le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitap yayımlandı. Böylece "hayali ihracat" kavramı kamuoyunun gündemine girmiş oldu.
    1976 Mayıs ayında Güldal Homan ile nişanlandı. 19 Temmuz'da evlendiler.
    1977 Anka Ajansından ayrılarak Cumhuriyet Gazetesinin kadrolu yazarı oldu.
    Terörün toplumu korkuya, karamsarlığa ittiği günlerde, kalemiyle teröre karşı durdu. Taksim'deki 1 Mayıs katliamının ardından, bu olayı ve bu tür olayları irdeleyen yazılar yazdı.
    Mayıs ayında oğlu Özgür dünyaya geldi.
    Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe kitapları yayımlandı.
    1978 12 Mart döneminde yaşadıkları, gülmece ustaları için bulunmaz bir malzemeydi. Kendisi de yazı ve konuşmalarında gülmece öğelerini sık sık kullanırdı. Bu dönemi anlattığı Sakıncalı Piyade adlı yapıtını, Rutkay Aziz ile birlikte, tiyatroya uyarladı. Sakıncalı Piyade Tiyatro ilk olarak Ankara Sanat Tiyatrosu'nca (AST) sahneye kondu ve700 kez sahnelendi.
    Aralık'ta, siyasal yaşamda adı duyulan, belli dönemlere damgasını vurmuş birçok ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı Büyüklerimiz yayımlandı.
    1979 Terörün yeniden tırmandığı, gencecik insanların sokak ortasında kurşunlandığı, kahvelere, evlere bombaların atıldığı bir ortamda, tarihin boş yere tekrar etmesini önlemek ve ders alınmasını sağlamak amacıyla, 12 Mart öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı Çıkmaz Sokak Temmuz ayında yayımlandı.
    1980 1980'li yıllar başlarken 70'li ve 60'lı yılları da incelediği, yenilmeyen gücün, halkın örgütlü gücü olduğunu anlattığı yazıları Tüfek İcat Oldu başlığı altında Şubat ayında yayımlandı.
    12 Eylül darbesi oldu. Ayrıntı "Bundan Sonra" . 12 Eylül'ü gerçekleştiren generaller tarafından partilerin, birçok kitle örgütünün kapatılması gibi sorunların yaşandığı bu dönemi ve uygulamalarını eleştirdi. "Terörsüz Özgürlük"
    1981 Kendi deyişiyle, "..terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak..." için yazdığı Silah Kaçakçılığı ve Terör adlı inceleme kitabı Mart ayında yayımlandı.
    13 Mayıs'ta Mehmet Ali Ağca, Papayı öldürme girişiminde bulundu. Ayrıntı "Yine Ağca" . Daha önce 1979 yılında Abdi İpekçi'nin katili olarak yakalanan Ağca üzerine çalışma ve araştırmalar yapmıştı, Papa olayı sonrasında irdemelerini yoğunlaştırdı.
    Haziran ayında kızı Özge doğdu.
    "Bu kitap ile yalnızca, parlamento çalışmalarını engelleyen, kürsülerde yurt ve dünya sorunlarının özgürce konuşulmasını engelleyen sorumsuz bir azınlığın sergilediği çirkinlikler eleştiri konusu yapılmıştır." dediği Söz Meclis'ten İçeri 'nin ilk baskısı Ekim ayında yapıldı.
    1982 Ağca Dosyası kitabının ardından Kasım'da Terörsüz Özgürlük adlı makale derlemesi yayımlandı.
    Barış Derneği kapatıldı. Yöneticileri ve üyeleri 141. ve 142. maddelerden suçlanarak tutuklandı. Barış Derneği Davası, 12 Eylül döneminde, Türk aydınlarına karşı topluma göz dağı vermek için açılmış bir davaydı. Mumcu pek çok yazısında bu konuyu ele aldı.
    1983 Genel seçimler yapıldı. Birçok politikacının yasaklı olduğu bu dönemde, ekonomik ve toplumsal çarpıklıkları, hukuk dışı uygulamaları gözönüne seren araştırmalar yaptı. Ayrıntı "Lozan ve Sevr" .
    Şubat'ta Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. Bu röportajın NBC'de yayımlanmasını isteyen NBC yöneticilerine, hazırladığı röportajı o sırada kapalı olan gazetesi Cumhuriyet'ten başka bir yerde yayımlamayı düşünmediğini söyledi.
    1984 Mart ayında, ülkedeki olumsuzlukların dile getirildiği, yazar Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan ancak, Kenan Evren'in imzalayanları "vatan hainliği" ile suçlayarak dava açtığı "Aydınlar dilekçesi"nin hazırlanmasına katıldı.
    Sakıncasız adlı oyunu yazdı. Basındaki yozlaşmanın ve döneklerin sergilendiği, 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkencelerin anlatıldığı oyun, 3 Nisan - 7 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Hodri Meydan Kültür Merkezi'nde ve 10 - 27 Mayıs tarihleri arasında da Ankara Sanat Evi'nde sahnelendi.
    Uzun ve yorucu bir araştırmanın ürünü olan Papa-Mafya-Ağca kitabı Haziran ayında yayımlandı.
    1985 Haziran'da Liberal Çiftlik ve Devrimci ve Demokrat adlı kitapları yayımlandı.
    Roma'ya gitti. Papa davasında uzman tanık olarak bilgisine başvuruldu.
    1986 Mehmet Ali Aybar'la Türkiye İşçi Partisi (TİP) olgusu ve Marksizm üzerine yaptığı Aybar ile Söyleşi kitabı Temmuz ayında yayımlandı.
    1987 Şubat'ta, yakın tarihimize ışık tutacağını düşünerek, 27 Mayısçılardan Osman Köksal'ın anı ve mektuplarına yer verdiği kitabı İnkılap Mektupları yayımlandı.
    Milliyet Gazetesinden Örsan Öymen ile birlikte, Federal Almanya'da, eski Adana Müftüsü Cemalettin Kaplan ile cemaati önünde görüştü. Bu görüşme, 10 Şubat'ta Cumhuriyet Gazetesinde yayımlandı.
    Mayıs ayında araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve Kasım'da da 12 Eylül Adaleti adlı kitapları yayımlandı.
    1988 Ağustos ayında Eski Türkiye İşçi Partisi (TİP) Başkanı Behice Boran'la yaptığı söyleşiyi içeren Bir Uzun Yürüyüş yayımlandı. Yine Ağustos ayında, günümüzde de etkinliğini hiç yitirmediği görülen üçlü arasındaki ilişkileri belgeleriyle anlatan yazılarından derlediği Tarikat-Siyaset-Ticaret adlı kitabı yayımlandı.
    1989 Özal hükümeti döneminde Milli Savunma Bakanlığına getirilen Ercan Vuralhan, Dışişleri Bakanlığı İdari ve Mali İşler Daire Başkan Yardımcısı iken, diplomatlar ve dış görevdeki personelin güvenliğini sağlamak için aldırılan zırhlı araçlar konusundaki yolsuzluklar üzerine yazılar yazdı.
    1990 "Yakın tarihimizin pek aydınlanmayan bir bölümünü oluşturuyor.." diye düşündüğü 40'lı yılların siyasal çerçevesini çizmek ve koşullarını yansıtmak amacıyla yaptığı araştırma çalışmalarını 40'ların Cadı Kazanı adlı kitabında topladı. Ağustos'ta da diğer bir kitabı Kâzım Karabekir Anlatıyor yayımlandı.
    1991 Temmuz ayında en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 yayımlandı.
    6 Kasım'da onaylamadığı gelişmeler üzerine, 80 arkadaşı ile birlikte, Cumhuriyet Gazetesinden ayrıldı.
    1992 1 Şubat - 3 Mayıs tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazdı. Buradaki yazılarında Kürt sorununu sıklıkla gündeme getirirken yurtdışındaki PKK yayınlarını yakından izledi. 3 Mayıs'ta Milliyet Gazetesindeki son yazısı "Gazeteci" ydi.
    Şubat ayında, ilk kez yayımlanan belgelerin yer aldığı Gazi Paşa'ya Suikast adlı kitabı basıldı.
    7 Mayıs'ta Cumhuriyet Gazetesi'nde yapılan yönetim değişikliği üzerine yeniden Gazetesine döndü.
    Hizbullah, PKK ve kontrgerilla konularını irdeleyen makaleler yazdı. "Hizbulkontra!.."
    1993 13 Ocak'ta İstanbul'da Harp Akademilerinde gazetecilik üzerine bir konferans verdi. Konuşma metni için Gazetecilik .
    Öldürülmeden önce, PKK ve Kürt sorunu üzerinde çalışmalar yapmaktaydı. Ayrıntı Kürt Dosyası
    Son yazısı "Zeyilname" .
    24 Ocak Pazar günü arabasına yerleştirilen bomba ile öldürüldü.

    January 20

    YouTube'ye Erişim Engelini Kaldırın

    Youtube giriş,engeli kaldırmak ve youtube'yi izleyebilmek için diğer siteme uğrayın.

    http://gunergunbay.blogspot.com/2008/01/youtubeye-eriim-engelini-kaldrn.html

    January 15

    Dikkat!!!!!!

    MSN üzerinden yayılan ve kişi listenize bulaşıp sizin adınıza gönderiler yapan yeni bir virüs ortaya çıktı.Eğer aşağıda bulunan resimde ki gibi bir ileti alırsanız sakın  kimden olursa olsun tıklamayın,açmayın...

    Arap Matrix:))

    Sakın denemeye kalkmayın.Dağıtırsınız alimallah:)

    December 24

    Karikatürler

    December 15

    Sevdiğim Bazı Videolar(müzik)

          
    October 31

    Türkiye Nationalgeographic Resim Yarışmasi dereceler...


    insan dalı 1. si



    insan dalı 2. si



    insan dalı 3. si



    hayvan dalı 1. si



    hayvan dalı 2. si



    hayvan dalı 3. si



    manzara dalı 1. si



    manzara dalı 2. si



    manzara dalı 3. si



    özel ödül

    October 17

    İki Güzel Program




    Free YouTube to MP3 Converter
    Sürüm : 2.3
    Kullanım İzni : Ücretsiz (Freeware)
    Dil : Ingilizce
    İşletim Sistemi : Windows (Tümü)

    Tanıtım:
    Youtube'da yayınlanan videoları MP3 biçimine çeviren ücretsiz bir yazılımdır. Youtube'daki video klipleri kolayca mp3'e çevirerek mp3 çalarınızda veya bilgisayarınızda dinleyebilirsiniz.

    Programın kullanımı çok kolay. Tek yapmanız gereken çevirmek istediğiniz videonun youtube adresini, kaydedilecek mp3 dosyasının adını girmek ve programda tanımlanmış olan kalite seçeneklerinden birini seçip tuşa basmak. Bu şekilde yazılım sizin uğraşmanıza gerek kalmadan youtube'daki adrese bağlanır, video dosyasını inndirir ve bu dosyayı mp3 ses dosyası biçimine çevirir.

    Dilerseniz bilgisayarınıza kaydettiğiniz FLV uzantılı video dosyaları da seçip mp3e çevirebiliyorsunuz.


    SUPER ©

    Sürüm : 2007.Build.23
    Boyut : 26.8 Mb
    Kullanım İzni : Ücretsiz (Freeware)
    Dil : Ingilizce
    İşletim Sistemi : Windows 98/Me/NT/2000/2003/XP
    Üretici Firma : eRightSoft
    Eklenme Tarihi : 04-09-2007 (bame)
    Tanıtım:
    İsmi gibi süper bir dönüştürücü olan SUPER, video ve ses dönüştürmede sizlere üstün özellikler sunan ve işlerinizi profesyonelce yönetmenizi sağlayan harika bir program. Ücretsiz medya dönüştürücüler birkaç biçim desteğinin ötesine geçemezler. Ancak ses ve video desteğini bir arada veren, neredeyse bütün biçimleri destekleyen, hem de ücretsiz bir çözüm arıyorsanız, karşınızda SUPER!

    Türkçe adı "Basitleştirilmiş Yaygın Oynatıcı Kodlayıcı & Dönüştürücü" olan SUPER, amatörlerin de rahatlıkla kullanabileceği biçimde tasarlanmış, ama profesyonelce işler yapabileceğiniz güzel bir dönüştürücü.

    SUPER'in Üstün Özellikleri:

    # Görüntü ve sesin bozulmadan yüksek kalitelerde dönüştürme yapabilmesi.
    # Apple - iPOD, Apple - iPOD 5.5G, Microsoft - Zune, Nintende - DS, SONY - PS3, SONY - PSP gibi dosya biçimlerine sahip multimedya ve oyun konsollarına dönüştürme yapılabilmesi.
    # AVI biçimindeki videonuzu DivX, XviD veya H.264 codeclerinden biriyle, video sesini de mp3, aac veya wav codeclerinden biriyle sıkıştırabilirsiniz.
    # Birçok video veya ses dosyanızı çoklu çeviri özelliği ile kolayca çevirmenizi sağlıyor.
    # Hızlı dönüştürme kapasitesi ile yüksek performans sağlayabilirsiniz.
    # İçerisinde güçlü bir codec yapısına sahip olması.
    # Menü özelliklerinin kolay kullanılması.
    # Eklediğiniz dosyaların ses ve video kalitesini ayarlayabilirsiniz.
    # Her türlü biçime uygun çalıcı barındırması.
    # Video dosyalarını dönüştürme yapmadan önce video dosyasının görüntü boyutunu farklı büyüklüklerde ayarlamanıza yardımcı olur.
    # Programda herhangi bir ayar veya menü üzerine geldiğinizde küçük kutucuklarda o bölüm hakkında bilgiler vermektedir.
    # Videolarınızı hareketli .GIF resimlerine dönüştürebilirsiniz.
    # Tüm dönüştürmelerinizi "Encode (Active Files)" etiketli butona bastığınızda, medyalarınız ücretsiz bir biçimde dönüştürülmeye başlıyor.

    Desteklediği Video Biçimleri:

    # 3GP/3G2 (Nokia, Siemens, Sony, Ericsson)
    # ASF
    # AVI (DivX, H263, H263+, H264, XviD, MPEG4, MSmpeg4, Pocket PC)
    # DAT
    # FLI
    # FLC
    # FLV (Flash Video Biçimi)
    # MKV
    # MPG (Mpeg I, Mpeg II)
    # MPG (VCD ve SVCD Compliant)
    # MPG (.DAT to .MPG)VCD
    # MOV (H263, H263+, H264, MPEG4)
    # MP4 (H263, H263+, H264, MPEG4)
    # GIF Animasyonları (GIF)
    # OGG
    # GT
    # RM
    # RAM
    # RMVB
    # STR (Play Station)
    # SWF veya FLV (Flash)
    # TS (HDTV)
    # VIV
    # VOB (DVD Compliant)
    # VOB (.TS / .M2T to VOB)
    # WMV

    Desteklediği Ses Biçimleri:

    # AAC
    # AC3
    # AMR Ses Dosyası (AMR)
    # MMF
    # MPEG Ses (MP2, MP3, MP4, MPC)
    # OGG
    # RA (Real Ses Biçimi)
    # Microsoft WAV (WAV)
    # Microsoft WMA (WMA)
    October 16

    İzleyin Bakim:)))

    Rızayla çaldığımız güzel bir parça......
     
    February 10

    Suyumuza Sahip Çıkalım

    Tamamen ikame edilemeyen bir kaynak olan su; yaşayan bütün canlılar için en önemli doğal kaynaklardan biridir. İnsan kullanımı, ekosistem kullanımı, ekonomik kalkınma, enerji üretimi, ulusal güvenlik gibi suyun gerekli olduğu birçok sektör vardır. Ancak, özellikle son 20 yıl içinde artan insan nüfusu ve bunun sonucu olarak artan su talebi, küresel bir su krizini gündeme getirmiştir. Bunun yanı sıra, hızla artan dünya nüfusu ve su talebiyle birlikte ekonomik, politik ve çevresel konulardaki mücadeleler ve çekişmeler çok daha yaygın ve ciddi boyutlara ulaşmıştır. Su kaynakları; miktar, kalite ve tüm diğer sektörel kullanımlar açısından birçok ciddi sorunla karşı karşıyadır.

    Su yenilenebilir bir kaynaktır, bu anlamda sürdürülebilir kullanımı mümkündür; Ancak günümüzde hızlı tüketim, kaynaklardan yararlananlara eşit fırsatlar ve yararlar sağlayacak şekilde sürdürülebilirlikten çok uzaktadır. Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için, kişi başına düşen yıllık su miktarı en az 8000- 10.000 m3  arasında olmalıdır. Kişi başına düşen yıllık 1430 m3’lük kullanılabilir su miktarıyla Türkiye, sanıldığı gibi su zengini bir ülke değildir. Türkiye dünyanın en hızlı nehirlerinden birkaçına sahip olsa da su rezervleri bakımında alt sıralarda yer almaktadır. Türkiye’de su kaynaklarının yönetiminde akılcı ve sürdürülebilir politika ve uygulamalar hayata geçirilmez ise gelecekte ciddi sıkıntılar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

    Türkiye'den Suya Dair

    Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için, kişi başına düşen yıllık su miktarı en az 8000 - 10.000 m3 arasında olmalıdır ve Türkiye su zengini bir ülke değildir!!!

    Ülke - Kıta
    Ortalaması

    Kişi Başına Düşen
    Kullanılabilir
    Su Miktarı (yıllık)

    SURİYE

    1.200 m3

    LÜBNAN

    1.300 m3

    TÜRKİYE

    1.430 m3

    IRAK

    2.020 m3

    ASYA ORTALAMASI

    3.000 m3

    BATI AVRUPA ORT.

    5.000 m3

    AFRİKA ORT.

    7.000 m3

    GÜNEY AMERİKA ORT.

    23.000 m3

    DÜNYA ORT.

    7.600 m3

    Türkiye'deki Su Yeterli Değil! 

    Türkiye’de toplam uzunluğu 170 bin km olan akarsu ve 120’den fazla doğal göl bulunmaktadır. Türkiye yüzölçümünün yaklaşık %11’i göl ve sazlıklarla kaplıdır. En büyük ve en derin göl olan ve yükseltisi 1.646 m olan Van Gölü’nün alanı 3.712 km2’dir. Devlet Su İşleri (DSİ)’nin 2005 yılı verilerine göre, ülkemizin tüketilebilir tüm yüzey ve yeraltı suyu potansiyeli miktarı; 98 milyar m³  yerüstü ve 14 milyar m³ yeraltı suyu olmak üzere toplam yıllık 112 milyardır. Türkiye'nin yağış rejimi mevsimlere ve bölgelere göre çok büyük farklılık göstermekte olup, yıllık ortalama yağış 643 mm’dir.

    2030 yılında nüfusu 80 milyona ulaşacak olan Türkiye, kişi başına düşen 1100 m3 kullanılabilir su miktarıyla, su sıkıntısı çeken bir ülke durumuna gelecektir. (www.dsi.gov.tr)

    Türkiye'deki Su Tüketiminin Endüstriyel Dağılımı

    Türkiye’de suyun %72’si tarım, %18’i evsel kullanımlarda ve %10’u endüstride kullanılmaktadır. 2030’a kadar etkili arazilerin %75, evsel kullanımların %260 artacağı öngörülmektedir.

    Endüstriyel Su Tüketimi

    2003 yılı itibariyle sanayide 4,3 milyar m3 su kullanıldığı hesaplanmıştır. 2030 yılında sanayide kullanılan su miktarının 22 milyar molacağı tahmin edilmektedir. (Sanayi sektörü, tarımdan sonraki en fazla su kullanan sektördür)

    • Endüstriyel işletmelerde arıtma tesisine sahip işletmeler sadece %9'dur.
    • Arıtma tesisi bulunmayan kuruluşlardan; özel sektörün oranı %16 iken, kamu sektörünün oranı ise %84'tür.
    • Ülkemizde faaliyette bulunan organize sanayi bölgelerinden sadece %14'ünde arıtma tesisi bulunmaktadır.
    • Ülkemizdeki turistik tesislerin %81'inde arıtma tesisi bulunmamaktadır.
    • 3215 belediyenin bulunduğu ülkemizde 141 belediyede kanalizasyon sistemi vardır, bunun da sadece 43 tanesinde arıtma tesisi bulunmaktadır. Bir başka ifade ile kanalizasyon sularının %98.67'si hiç arıtılmadan ırmaklara, göllere ve denizlere bırakılmaktadır.

    Endüstrinin ürettiği zehirli ve ağır metaller ihtiva eden atık suların sadece %22'si arıtılmakta, %78'i ise arıtılmaksızın doğrudan göl, ırmak ve denizlere verilmektedir. (www.cevreorman.gov.tr)

    WWF-Türkiye Ne İstiyor?

    WWF-Türkiye'nin Çözüm Önerileri

    WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), ülkemizin su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir kullanımın sağlanması için çalışmaktadır. WWF-Türkiye, su kaynaklarının yönetiminde Entegre Havza Yönetimi yaklaşımının benimsenmesi ve yasal mevzuatımızın da bu yapıyı destekleyecek şekilde yeniden düzenlenmesi için politika oluşturma ve proje uygulamaları düzeyinde çalışmalar yürütmektedir.

    Entegre Havza Yönetimi nedir?

    Toplumun temel ihtiyaç ve kullanımlarını göz önüne alarak, yüzey ve yeraltı sularının hidrolojik havza ölçeğinde miktar, kalite ve ekolojik anlamda farklı bakış açılarıyla ele alarak  yönetimidir.

    •  Suya “doğru" bakmak: Toplumun suya yaklaşımında ve suyu algılamasında köklü değişiklikler gereklidir.. Bu çerçevede WWF-Türkiye, ülkemizin içinde bulunduğu kuraklaşma süreci hakkında kamuoyunu bilgilendirmek, “su zengini olduğumuz" algısının ve tüketim alışkanlıklarının değişmesini sağlamak amacıyla bir Su Kampanyası başlatmıştır. 
    • Ulusal Su Yasası: Mevcut yasal ve kurumsal karmaşanın çözülmesi ve düzenlenmesi için kapsamlı ve bugünün gerçeklerine uygun bir Ulusal Su Yasası,  su kaynaklarımızın gelecek nesillere aktarılması için gereklidir. Ulusal Su Yasası, aynı zamanda Avrupa Birliği uyum sürecine uygun şekilde düzenlenmelidir.  
    • Entegre Havza Yönetimi: Standart bir yöntem olarak benimsenmeli ve ülkemizdeki 25 su havzasının için Entegre Havza Yönetim Planları hazırlanmalıdır. Halihazırda WWF-Türkiye; Konya Kapalı Havzası, Doğu Karadeniz Havzası, Susurluk Havzası ve Büyük Menderes Havzası’nda suyu kullananlarla yönetenlerin bir araya getiren örnek çalışmalar yürütmektedir.
    • Yeraltı suyu: Kullanımı düzenlemeli ve etkin bir şekilde kontrol edilmelidir. Yeraltı su kaynakları çevresel ve nükleer etkilerden en az kirlenen  su kaynağı olması nedeniyle, azami dikkatle kullanılması gereken kaynaklardır. Yalnızca Konya Kapalı Havzası’nda bulunan 50 binden fazla kuyunun en az yarısı kaçaktır. Yeraltı su rezervlerini korumak ve bu rezervlerin azalmasını önlemek ulusal politika olmalıdır.
    • Bütün sektörlerde su tasarrufu: Devlet tarafından teşvik edilmelidir. Özellikle suyun %75’ini kullanan tarım sektöründe, su tasarrufunu sağlayacak yeni teknolojiler kullanılmalıdır. Salma sulamadan, damla ve yağmurlama sulamaya geçilmesi ve aşırı su tüketen ürünlerin değiştirilmesi teşvik edilmeli, teşvik mekanizmaları yeniden düzenlenmeli, çiftçiler bu konuda bilinçlendirilmelidir.

    Su tüketiminizi azaltmak için siz neler yapabilirsiniz?

    • Musluklarınızı, sifonlarınız, daima bakımlı tutun.  Bozuk olanları hemen onarın. Çünkü saniyede bir damla akan su, yılda 3 metreküplük yani 3 tonluk bir tüketime tekabül eder.
    • Çamaşır ve bulaşık makineleri bir defada ortalama 40 litre su tüketmektedir.  Makinelerinizi tam doldurmadan çalıştırmayın ve kısa programları tercih edin.
    • Banyo yerine duşu tercih edin. Bir duşta ortalama 50 litre su, bir banyoda 150 litre su tüketilir. 
    • Tek bir kişi yılda ortalama 49.140 litre suyu tuvaletlerde tüketir. Sifonun bir kez çekilmesi ile 10 lt su harcanır. Yeni teknolojiler sayesinde standart modellere göre % 60 daha az su tüketen klozetler bulunmaktadır. Rezervuarların boyutunu küçültün.  12-20 litrelik yerine 6-7 litrelik ve kademeli rezervuarları tercih edin.
    • Sifon çekildiğinde suyu renklendirsin ve temizlesin diye tuvalete asılan maddeleri kullanmayın. Bunlar kanalizasyona karışarak kirliliğe sebep olur.
    • Traş olurken, ellerinizi yıkarken, dişlerinizi fırçalarken, bulaşıkları sabunlarken açık bırakılan musluk, dakikada yaklaşık 15-20 litre suyun boşa akmasına sebep olur.  Bu işleri yaparken musluğu ihtiyacınız olduğu kadar açın.
    • İçme suyu dışındaki suları birkaç kez kullanmaya çalışın.  Sebze ve meyve yıkadığınız suyla çiçekleri ve bahçeleri sulayabilir, temizlik yapabilirsiniz.
    • Evde kullanılan temizlik malzemeleri, atık sularla birlikte nehirlere karışır. İçinde fosfat bulunmayan ve suda ayrışabilen temizlik ürünlerini kullanın. Temizlikte sıvı sabun, toz sabun gibi doğal esaslı olanları tercih edin. (Hem doğaya zarar vermez hem de daha az suyla durulanabilir.)  Diğer kimyasal deterjanların (petrol türevi temizleyiciler) doğal ortam için sakıncılarının yanı sıra bol suyla durulanmaları gerekir.
    • Otomobilinizi ve balkonlarınızı hortumla yıkamak yerine silerek veya kova ve sünger kullanarak temizleyin.  Hortumla yıkama, yaklaşık 550 litre su kullanımı demektir.
    • Su basmasını engellemek için evden çıkarken ana vanayı kapatmayı unutmayın.
    • Çamaşır suyu, atık maddelerin ayrılıp çözülmesini sağlayan yararlı bakterileri öldürür. Çamaşır suyunu olabildiğince az kullanın.
    • Kapı önü, balkon, teras gibi yerlerin temizliğinde hortumla su tutmak yerine süpürge kullanın.
    • Bahçenizi sulamak için, buharlaşmanın az olduğu sabah ya da akşamüstü saatlerini tercih edin.
    • Suyu kireç ve bakterilerden arındıran filtreler kullanın.
    February 08

    Topraklarımız ve Ormanlarımız İçin Sen de Harekete Geç!!!

    Bir insanin yillik gazete, dergi, kirtasiye
    vesaire ihtiyaclari
    icin tam 7 agac kullaniliyor.
    Yani her birimiz yilda 7 agaci tuketiyoruz!! 
    Sizin icin 7 degil tam
    9 tane mese agac dikilecek...
    ve ÜCRETSIZ
    Siz de kendi adiniza kampanyaya destek olmak icin 
    Siteye giriyorsunuz...
    Sol altta projeye destek butonuna tikliyorsunuz.
    Formu doldurup yolluyorsunuz.
    Sponsor firmalardan 20 adet sms geliyor size... 
    Isterseniz mesajlari okumadan siliyorsunuz.
    Formu dolduran herkes icin 9 mese dikiliyor.
    Toplam 5 milyon sms'e ulasmak gerekiyor...
    Su anda toplam 2 milyona yaklasmis durumda...
    Ayvalik, Antalya, Datca...
    Her yil her yerde ormanlar yaniyor (veya yakiliyor)
    Sadece 1 dakikanizi alacak ve 9 meseniz olacak! 
    http://www.smsmese.org/index.asp?id=1309
    January 28

    Kızılderrili'nin Beyazlara Cevabı

    1854 yılında A.B.D. Başkanı yazdığı bir mektupla Amerikaya gelen beyaz
    göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililer'den toprak istemiş ve "bu
    isteği kabul edilecek olursa, Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri
    bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.

    Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden
    alınmış olan Kızılderili Reisi Seattle bir söyleviyle A.B.D. Başkanına yanıt
    vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun
    aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesinde korunmaktadır.


                            MEKTUP
    Halkımın üzerine merhamet gözyaşlari döken şu sonsuz gökyüzü bir gün
    değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir.
    Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne
    söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
    inandığı ölçüde inanabilir. Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik
    dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini
    bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını
    biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın
    alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç. Bir
    zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz
    dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun
    zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların
    her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri,
    vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları
    çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık
    deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su,
    atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle
    değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman,
    doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü
    kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır. Washington'daki Büyük
    Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir
    fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin
    ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun
    çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun
    kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır.
    Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir;
    atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların
    ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz
    nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi
    gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? Biliyorum, beyaz adam bizim gibi
    düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz
    adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü
    toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini
    alınca başka serüvenlere atılır. Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi
    olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle
    bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip
    bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz
    Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu
    kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir
    kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için
    anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka.
    İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki
    kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? Bir
    kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin
    yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu
    taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava
    önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
    Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak
    olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
    Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal
    olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde
    almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
    Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul
    edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde
    yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü
    düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz
    adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için.
    Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım
    ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları. Bütün
    hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok
    edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor
    bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına
    gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. Şu gerçeği iyi
    biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki
    herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve
    biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket
    insanoğlunun da başına gelmiş sayılır. Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin
    Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız.
    Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu
    farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama
    hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve
    kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık,
    Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve
    kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini
    anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo'larin öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın
    kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar,
    dağlari örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer
    insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve
    varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak. Gündüz ve gece
    bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah
    sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen,
    teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük
    Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay
    birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara
    yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha
    güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas
    tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz
    dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu
    doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama
    kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son kızılderili yok olup, kabilemin
    hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez
    cesedleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda,
    bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız
    olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.
    Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de,
    aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten
    seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz
    adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler
    güçsüz değildir. Ölü mü dedim?   ! Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya
    değiştirir insan. Şef Seattle, 1854  (Sayın Cemalettin Ulusoy'a teşekkür
    ederiz)

    January 13

    11 Eylül'ün Gerçek Yüzü(Mutlaka İzleyin)

    Burdan İzleyin!!!     TIKLA